
Ev ile İş Arasındaki "Vaha": Gençler Neden Kafelerde?
Modern kent hayatının koşturmacasında sokak başlarını mesken tutan, günün her saati gençlerle dolup taşan o tanıdık mekanlar birçoğumuzun diline pelesenk olmuş durumda. Büyüklerimiz bu manzaraya bakıp gençlerin sadece tüketim odaklı yaşadığını, ceplerindeki parayı havaya savurduğunu ya da sadece gösteriş peşinde koştuğunu düşünebilir. Oysa bu durumu sadece bir fincan kahveye bağlamak, yüzeyin altındaki devasa toplumsal ve ruhsal dalgalanmayı görmezden gelmek anlamına geliyor. Bugünün gençliği için kafeler sadece bir şeyler içilip kalkılan geçici duraklar değil, modern hayatın üzerlerine yıktığı rollerden kaçıp sığındıkları hayati birer vaha hükmünde.
Bu ihtiyacı anlamak için öncelikle sosyolojinin uzun yıllardır üzerinde durduğu mekan algısına bakmak gerekiyor. Hayatımız temelde iki büyük sacayağı üzerine kuruludur. İlk mekanımız olan evimiz, ne kadar huzurlu olursa olsun bitmek bilmeyen sorumlulukları, aile içi beklentileri ve görünmez yükleri barındırır. İkinci mekanımız olan iş yerimiz veya okulumuz ise performans baskısının, unvanların, hiyerarşinin ve sürekli birilerine kanıtlama çabasının hüküm sürdüğü yerlerdir. İnsan ruhu bu iki baskı odağının arasında sıkışıp kaldığında, maskelerini tamamen indirip sadece kendisi olabileceği üçüncü bir alana ihtiyaç duyar. Eski kuşaklar için bu özgürleşme alanı mahalle kahvehaneleriydi. Fakat kahvehaneler toplumsal hafızamızda ne yazık ki kadınları dışarıda bırakan, belli bir yaş grubunun tekeline girmiş ve kapsayıcılıktan uzak erkek mekanları olarak kodlandı.
Kafeler ise bu katı algıyı kökünden yıkarak tam anlamıyla bir eşitlenme alanı sundu. Bir kafenin kapısından adımını atan her genç, dışarıdaki toplumsal statüsünü, evdeki evlat ya da iş yerindeki çalışan kimliğini kapıda bırakır. Cebinizdeki paranın miktarının veya toplumdaki yerinizin o kapının ardında hiçbir hükmü yoktur. Dışarıdan bakıldığında yüksek fiyatlı olduğu düşünülen tek bir kahve satın almak, aslında o mekandaki varoluş hakkınızı ve alanınızı tescillemek anlamına gelir. Genç insan o kahveye ödediği parayla sadece bir içecek değil, saatlerce o masayı işgal etme, arkadaşıyla sansürsüzce dertleşme ya da bilgisayarını açıp saatlerce ders çalışma özgürlüğünü satın alır. Burası modern dünyanın herkesi aynı teraziye koyduğu, kimsenin kimseyi gözleriyle yargılamadığı bir tür ortak kamusal alandır.
Meseleye psikolojik açıdan yaklaştığımızda karşımıza muazzam bir tezat çıkıyor. Kafeler, gençlere aynı anda hem yalnız kalabilme hem de bir topluluğun parçası olabilme konforunu sağlar. Evin odasında tek başına ders çalışırken insanın üzerine çöken o ağır izolasyon ve yalnızlık hissi, kafenin o tatlı uğultusu içinde eriyip gider. Kulaklığını takıp kendi dünyasına çekilmiş, harıl harıl üreten veya hararetle sohbet eden diğer insanları görmek, kişiye dünyada yalnız olmadığını fısıldar ve aidiyet duygusunu besler. İnsan psikolojisi, etrafında çalışan birilerini gördüğünde ister istemez o ritme ayak uydurur. Evdeki o aşırı tanıdık ve insanı tembelliğe davet eden konfor alanı yerini, dinamik ve zihni sürekli uyanık tutan bir motivasyona bırakır.
Tüm bunların yanında işin bir de gözle görülmeyen biyolojik ve duyusal boyutu vardır. İnsan beyni, çevresindeki uyarıcılara karşı son derece hassastır ve kafeler bu uyarımı en dengeli şekilde sağlayan mikro ortamlardır. Mekana adım atar atmaz bizi karşılayan taze kahve kokusu, sadece duyularımızı harekete geçirmekle kalmaz, beyindeki stres hormonlarını baskılayarak zindelik hissi verir. Yapılan bilimsel araştırmalar da bunu destekler niteliktedir. Tamamen sessiz bir oda insanı mutlak bir odaklanmaya zorlarken bir süre sonra zihni yorar, aşırı gürültülü yerler ise dikkat dağınıklığına yol açar. Oysa kafelerdeki o çatal bıçak tıkırtısı, uzaktan gelen kısık sesli müzik ve insanların alçak sesli mırıltılarından oluşan hafif fon gürültüsü, beynin yaratıcı merkezlerini tetikleyerek odaklanma süresini uzatır. Genç zihinler bu ritmik uğultunun içinde adeta kendi çalışma frekanslarını bulurlar.
Uzun lafın kısası, gençlerin kafelerde saatlerce vakit geçirmesini bir tembellik, şımarıklık ya da zaman öldürme eylemi olarak görmek büyük bir yanılgıdır. O masalarda oturanlar, modern dünyanın karmaşasında kendilerine nefes alacak bir alan açmaya çalışan, eşitlenmek isteyen ve zihinsel olarak ayakta kalma mücadelesi veren bugünün insanıdır. Onlar o masalarda sadece kahve yudumlamıyor, hayatın koşturmacasına karşı kendilerine ait, özgür ve yargılanmadıkları küçük bir dünya inşa ediyorlar. Belki de onların bu arayışına kızmak yerine, yarattıkları bu özgürlük alanına ortak olmayı denemeliyiz.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)





















