
Birlikte Atan Kalplerin Biyolojisi: Neden Yardımlaşmak Zorundayız?
İnsanoğlu yüzyıllar boyunca kendini acımasız bir rekabet evreninin ortasında, her koyunun kendi bacağından asıldığı felsefi bir yalnızlığın içinde hayal etti. Modern dünya bize "Önce sen," dedi; "Önce senin kariyerin, senin başarın, senin mutluluğun." Oysa dönüp içimize baktığımızda, her şeyi tek başına başaran o narsistik insanın ruhundaki o derin, amansız boşluğu görüyoruz. Neden her şeye sahip olduğumuzda bile tam olamıyoruz? Çünkü unuttuğumuz sarsıcı bir gerçek var: Biz, birbirimize tutunmak ve yardımlaşmak üzere tasarlanmış varlıklarız. Bu bir temenni değil; felsefenin, sosyolojinin, psikolojinin ve hatta hücrelerimizin derinliklerindeki genetiğin ta kendisidir.
Eski felsefe akımları, insanı bencil ve çıkarcı bir varlık olarak tanımlamaya pek meraklıydı. Thomas Hobbes’un o meşhur "İnsan insanın kurdudur" sözü, yüzyıllar boyunca toplumsal ilişkilerimizin üzerine karanlık bir gölge gibi çöktü. Ancak bu felsefi yanılgıyı ilk yıkanlardan biri, sosyolojinin kurucularından Émile Durkheim oldu. Durkheim, toplumu bir arada tutan şeyin "organik dayanışma" olduğunu söylerken, aslında insan topluluklarının tıpkı bir bedenin organları gibi birbirine muhtaç olduğunu anlatıyordu. Kalp, karaciğere "Senden bana ne?" diyebilir miydi? Biri çöktüğünde diğeri ne kadar yaşayabilirdi? Sosyoloji bize net bir şey öğretti: İnsan insanın kurdu değil, ancak ve ancak yurdudur. Biz birbirimizin sığınağıyız.
Psikoloji bilimi ise bu dayanışma ihtiyacını zihnimizin derinliklerinde aradı. "Bağlanma Teorisi" bize gösteriyor ki, bir bebeğin sadece yemeğe ve suya değil, bir başkasının şefkatine ve elini tutmasına ihtiyacı vardır. Birine yardım ettiğimizde, bir dertlinin yükünü hafiflettiğimizde içimizde uyanan o tarifsiz huzur hissi, psikolojide rastlantısal değildir. Başkasına el uzatan insan, aslında kendi ruhunu iyileştirir. Başkalarının acısına karşı duyarlı olmak, bizi depresyonun ve anlamsızlığın o karanlık dehlizlerinden çıkaran en güçlü psikolojik kalkandır.
Peki ya genetik? Bilim dünyası uzun süre "bencil gen" teorisinin peşinden gitti; güçlü olanın zayıfı ezdiği bir evrim masalına inandı. Oysa modern genetik ve evrimsel biyoloji, madalyonun diğer yüzünü gösteriyor: "Altruizm", yani fedakarlık ve yardımlaşma geni. İnsanlık tarihi boyunca zorlu doğa koşullarında hayatta kalanlar bencilce yiyeceğini saklayanlar değil; klanı için kendini tehlikeye atan, avını paylaşan, hastasına bakan topluluklar oldu. Yani yardımlaşma, bizim DNA’mıza kazınmış bir hayatta kalma yazılımıdır. Birine yardım ettiğimizde beynimizde salgılanan oksitosin ve serotonin hormonları, genlerimizin "Doğru yoldasın, türünün devamını sağlıyorsun" deme şeklidir. Hücrelerimiz bile bencil değildir; her gün milyonlarca hücremiz, beden bütünlüğü yaşasın diye kendi isteğiyle ölüme (apoptozis) gider. Biyolojimiz baştan aşağı bir fedakarlık senfonisidir.
İşte bilimin, sosyolojinin ve felsefenin bugün bin bir dereden su getirerek kanıtlamaya çalıştığı bu muazzam bütünlüğü, tasavvuf yüzyıllar öncesinden tek bir cümleyle kalbimize üflemiştir: "Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmak."
Tasavvuf felsefesinde yardımlaşma, basit bir sosyal ahlak kuralı ya da vicdan rahatlatma mekanizması değildir; ontolojik bir zorunluluktur. Çünkü tasavvufa göre evrende "Ben" ve "Öteki" diye bir ayrım yoktur. Varlık tektir ve hepimiz aynı ilahi kaynağın, aynı deryanın farklı dalgalarıyız. Bir başkasına yardım ettiğinde, aslında yabancı birine iyilik yapmış olmazsın; kendi hakikatine, bendeki diğer "sen"e dokunmuş olursun. Sağ elin sol ele yardım etmesi bir lütuf mudur? Hayır, aynı bedende olmanın doğal bir sonucudur. Hazreti Mevlana’nın dediği gibi: "Bir mumu tutuşturmakla, diğer mumun ışığından bir şey eksilmez." Aksine, karanlık odada ışık çoğalır. Komşunun açlığı senin ruhunun açlığıdır; ötekinin acısı senin kalbinin sızısıdır.
Bugün dünyayı saran o kronik mutsuzluğun, anksiyetenin ve yalnızlığın yegane ilacı, genlerimizde, sosyolojimizde ve tasavvuf köklerimizde saklı olan o kadim eyleme geri dönmektir: Koşulsuz, hesapsız yardımlaşmak. Kaderimizi bencilce tek başımıza kurtaramayız. Kurtuluş, bir başkasının elinden tuttuğumuzda, onun yükünü omuzladığımızda ve o görünmez bağlarla birbirimize bağlandığımızda saklıdır. Unutmayalım; biz bu dünyaya tek tek tüketmeye değil, birlikte yeşermeye geldik.
Birinin karanlığına mum olalım ki, kendi yolumuz da aydınlansın.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)





















