
Çocuklar Değil, İhmaller Büyüdü
Bir çocuk bir sabah aniden uyanıp okula silahla gitmeye karar vermez. O korkunç karar, tek bir gecede alınmaz. O namlu; sessizce biriken, görmezden gelinen ve nihayetinde taşan bir öfkenin son durağıdır. Biz toplum olarak hep o son saniyeyi, tetiğe basılan o anı konuşuyoruz. Oysa asıl mesele o parmağın tetiğe gitmesine kadar geçen süreçte kimin neyi duymadığı, kimin neyi görmezden geldiğidir. Her şey evde başlar. Konuşmaların kısa, sabırların daha da kısa olduğu, çocuğun derdini anlatmaya çalıştığı her an "abartma" duvarına çarptığı o sessiz yuvalarda... Şiddet sadece fiziksel bir darbe değildir; bir çocuğu sürekli küçümsemek, onu yok saymak ya da duygularını alaya almak da ruhsal bir şiddettir. Çocuk burada en tehlikeli dersi öğrenir: Güçlü olan haklıdır.
Ardından okul yılları gelir ki bir çocuk için orası ya varlığını kanıtladığı bir liman ya da "burada fazlalığım" dediği bir sürgün yeridir. Dışlanan, lakaplarla ezilen, sadece bir rakamdan ibaret görülen çocuk için okul; bir gelişim alanı değil, içten içe büyüyen bir hıncın adresi olur. Bugün şiddet artık sadece sokakta değil, çocuklarımızın avucunun içinde, telefon ekranlarında. Sosyolojide Werther Etkisi dediğimiz o tehlikeli taklit süreci, bugün dijital dünya eliyle hızla tetikleniyor. Bir saldırganın sözde "kahramanlaştırıldığı", şiddetin bir güç gösterisi olarak pazarlandığı içerikler, zaten aidiyet bağı kopmuş gençler için karanlık birer pusulaya dönüşüyor. Gördüğümüz şey sadece münferit olaylar değil; medyanın ve sosyal ağların yarattığı o kopya etkisi" (copycat) ile bir sonraki şiddet eylemi, bir öncekinin trajik bir taklidi olarak karşımıza çıkıyor. Silah tutanın kazandığı illüzyonu her yere yayılırken, kimse o yıkılan hayatların gerçek acısını anlatmıyor.
Psikolog Albert Bandura’nın yıllar önce vurguladığı gibi; insan gördüğünü öğrenir. Sosyolog Émile Durkheim ise daha derin bir yerden uyarır: İnsan, toplumsal bağlarını kaybettiğinde yönünü de kaybeder. Ailesiyle bağı zayıf, okulda aidiyeti yok, tutunacak bir dalı kalmamış bir gencin elinde sadece yönetemediği öfkesi kalır. Ve o öfke, maalesef kendine en karanlık yolu seçer. Biz hâlâ yanlış soruyu soruyoruz: "Bu çocuklar neden böyle oldu?" Oysa asıl sormamız gereken şu: Biz, onlar bu noktaya sürüklenirken neredeydik? İnancımızda bir cana kıymanın tüm insanlığa kıymakla eşdeğer olduğu bu kadar net bir sınırımız varken; bu kadar kırılmış, bu kadar "kopya" şiddete meyilli çocuklar bizim iklimimizde nasıl yetişebiliyor? Artık sadece sonuçları değil, bu çocukları bu sona hazırlayan toplumsal ihmallerimizi konuşmak zorundayız.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)





















