Zehirlenen Gelecek: Modernitenin "Kayıp" Pusulası
Modernitenin o ışıltılı vaatleri, devasa fabrikaları ve bitmek bilmeyen ilerleme tutkusu... Bir zamanlar her şey daha basit görünüyordu: Daha fazla üretim, daha fazla refah ve pastadan daha büyük bir pay. Ancak bugün geldiğimiz noktada, o iştahla büyüttüğümüz devasa mekanizmanın çıkardığı gürültüden kendi sesimizi duyamaz, egzoz dumanından önümüzü göremez hale geldik. Modernite, kendi yarattığı canavarlara karşı hem kör hem de sağır bir profil çiziyor. Bugün artık bir "ideal" inşa etmenin peşinde değiliz; daha ziyade bir "felaketi" ertelemenin derdindeyiz. İyiyi yaratmak gibi ulvi bir gaye, yerini kötüyü savuşturmaya bıraktı. Bu durum, sadece endüstriyel süreçlerimizi değil, toplumsal genetiğimizi de değiştiriyor.
Eski dünyanın, yani klasik sanayi toplumunun temel derdi "açlık" ve "dağılım"dı. Sınıf toplumu dediğimiz yapı, üretilen zenginliğin nasıl bölüşüleceği üzerine kafa yorardı. Kavga, pastanın dilimleri üzerindeydi. Ancak içine düştüğümüz "Risk Toplumu", bu kavgayı anlamsızlaştıran yeni bir korku türünü doğurdu: Zehirlenme korkusu. Artık mesele sadece karnımızı doyurmak değil, doyururken neyle zehirlendiğimizi kontrol edememek. Sosyolog Ulrich Beck, bu durumu "yoksulluk hiyerarşiktir, risk ise demokratik" diyerek özetler. Sınıf toplumunda parası olan kendini sefaletten kurtarabilirdi. Ancak nükleer bir sızıntı, mikroplastikler, veri sızıntıları veya küresel ısınma zengin-fakir ayrımı yapmıyor. Risk, modernitenin yarattığı o görünmez ve sınır tanımayan bir "eşitlikçi" güç olarak karşımızda duruyor. Beck’in deyimiyle; artık "ilerleme" dediğimiz şey, bir şeyleri var etmekten çok, başımıza gelecek en kötü senaryoyu engelleme çabasına, yani savunmacı bir refleks haline dönüştü.
Peki, nasıl oldu da bu kadar "akıllı" bir sistem, kendi sonunu hazırlayan riskleri görmezden geldi? İşte burada modernitenin narsisizmi devreye giriyor. Modernite, sadece kendi başarısına odaklanmış, yan etkilerini ise "ikincil sorunlar" olarak halının altına süpürmüştür. Anthony Giddens, bu durumu "kontrolden çıkmış bir panzer" (juggernaut) benzetmesiyle açıklar. Giddens'a göre modernite, üzerinde oturduğumuz ama direksiyonuna tam olarak hükmedemediğimiz, her an bizi ezebilecek devasa bir makinedir. Bu makine hızlandıkça, çevresindeki yıkımı görecek vaktimiz de azalıyor. Giddens’ın vurguladığı "düşünsellik" (reflexivity) kavramı tam da burada kritikleşiyor: Modern insan sürekli bilgi üretiyor ama bu bilgi, riski azaltmak yerine belirsizliği daha da katlıyor.
Geldiğimiz noktada siyasetin de, ekonominin de, bireysel yaşamlarımızın da temel motivasyonu artık "olumlu bir gelecek kurmak" değil, "en kötüsünden sakınmak" üzerine kurulu. Sigorta poliçeleriyle, güvenlik duvarlarıyla, organik sertifikalarıyla örülü hayatlarımız aslında derin bir çaresizliğin dışavurumu. Bu durum sadece fiziksel dünyamızı değil, ruhsal dünyamızı da çölleştiriyor. Maddeye olan bu aşırı odaklanma ve "hayatta kalma" güdüsü, insanın kadim manevi değerlerini birer birer buduyor. Eskiden insan, kendini aşan bir hakikatin veya kutsal bir amacın peşinde koşarken teselli bulurdu; şimdiyse tek tesellimiz, bugünü de kazasız belasız atlatmış olmak. Ruhun sükuneti yerini "başarı" ve "güvenlik" fetişizmine bıraktı. Aşkın olanla bağı kopan insan, kendi yarattığı risklerin gölgesinde yapayalnız kaldı.
Eskiden "daha iyi bir dünya mümkün mü?" diye sorardık; şimdi ise "bu dünya daha ne kadar dayanır?" diye fısıldıyoruz. Sınıf toplumunun açlık korkusu, yerini risk toplumunun o sinsi zehirlenme kaygısına bıraktı. Modernite, kendi yarattığı bu sağır edici gürültüde ilerlemeye çalışırken asıl rotasını kaybetti. Unutmayalım ki; sadece hayatta kalmaya odaklanmış bir toplum, güvenlik duvarlarını ne kadar yükseltirse yükseltsin, ruhundaki o büyük boşluğun içinde boğulmaya mahkumdur.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)





















