
İnsan Mı Değerli, Arkasındaki Güç Mü?
Bugün fikrini önemsemediğin kişi, yarın saygı duyduğun birinin yanında olursa… o zaman nasıl davranacaksın?
Son zamanlarda kamu ile ilgili birçok kapı çaldım.
Birçok makam odasına girdim, birçok görüşme yaptım.
Ve ne yazık ki aynı gerçeği defalarca gördüm:
Eğer yukarıdan bir baskı, bir yönlendirme, bir referans ya da “bu kişiyle ilgilenin” denilen bir durum varsa;
o odalarda rahatlıkla konuşabiliyorsunuz.
Bir anda kapılar açılıyor.
Bir anda çaylar, kahveler, ikramlıklar geliyor.
Bir anda yüzlerde tebessüm beliriyor.
Bir anda “buyurun, sizi dinliyoruz” deniliyor.
Ama o baskı yoksa…
Aynı dertle, aynı haklılıkla, aynı ihtiyaçla gittiğinizde;
bırakın çözüm üretmeyi, çoğu zaman sizi umursayan bile olmuyor.
Konuşmanıza fırsat verilmiyor.
Sözünüz daha cümlenizi tamamlamadan havada bırakılıyor.
Bazen kapıdan içeri girmek bile mesele oluyor.
Sanki anlatmaya çalıştığınız şey bir insanın hayatı değil de önemsiz bir ayrıntıymış gibi davranılıyor.
İşte insanın içini en çok acıtan yer tam da burası…
Çünkü mesele yalnızca bireysel kabalık değil.
Mesele, insana değer vermenin ilkeye göre değil, güce göre şekillenmesi.
Mesele, derdin büyüklüğüne göre değil; arkanızda kimin durduğuna göre muamele görmeniz.
Mesele, hakkın kendisine değil; hakkı kimin talep ettiğine göre kapıların açılması.
Oysa kamu dediğimiz yer, kişinin arkasındaki güce göre değil;
önündeki ihtiyaca göre hizmet vermesi gereken yerdir.
Bir anneye, bir babaya, bir hasta yakınına, bir özel gereksinimli bireyin ailesine, bir mağdura, bir vatandaşa;
yanında kim var diye değil,
ne derdi var, ne ihtiyacı var, neye çözüm arıyor diye bakılması gereken yerdir.
Ama ne yazık ki çoğu zaman tam tersi yaşanıyor.
Bugün sesini önemsemediğiniz kişi,
yarın sizin saygı duyduğunuz birinin yanında o odaya girerse ne yapacaksınız?
Bugün yüzüne bakmadığınız insan, yarın arkasında bir makamla gelirse bir anda mı kıymetli olacak?
Bugün söz hakkı vermediğiniz kişiye, yarın güçlü bir ismin gölgesinde konuşma alanı mı açacaksınız?
Dün kapıdan çevirdiğinizi, bugün ikramlarla mı karşılayacaksınız?
O zaman sorun o kişinin değeri değil demektir.
Sorun, sizin bakışınızdaki adaletin eksikliği demektir.
Sorun, insanı insan olduğu için değil; taşıdığı etki kadar görmeniz demektir.
Kur’an bu konuda çok net bir ahlâk çizgisi koyar:
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri sevmez.”
(Lokman Suresi, 18. ayet)
Bu ayet sadece bireysel kibri anlatmaz.
İnsana yukarıdan bakmayı, muhatap almamayı, küçümsemeyi, yüz çevirmeyi de içine alır.
Yani bir insanı makamına göre dinlemek de, gücüne göre muhatap almak da, işine yarayıp yaramayacağına göre değer vermek de bu hastalığın başka yüzleridir.
Kur’an’ın bir başka uyarısı da şudur:
“Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdır…”
(Hucurât Suresi, 11. ayet)
Ne kadar derin bir ölçü…
Belki de bugün hafife aldığınız, kapıda beklettiğiniz, sözünü kesip gönderdiğiniz kişi;
Allah katında sizden daha hayırlıdır.
Belki de sizin “önemsiz” gördüğünüz o insan, yıllardır evladının yükünü omzunda taşıyan, geceleri dua ile sabahlayan, sabırla ayakta duran bir annedir.
Belki bir babadır…
Belki bir hasta yakınıdır…
Belki bir özel gereksinimli bireyin hakkını savunmak için kapı kapı dolaşan bir gönül insanıdır…
Ve siz onu, yalnızca arkasında görünür bir güç olmadığı için yok sayıyorsunuzdur.
Tasavvuf tam da burada devreye girer.
Çünkü tasavvuf, insana önce makamı değil, gönlü görmeyi öğretir.
Yunus Emre’nin “Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü” sözü; sadece romantik bir sevgi cümlesi değildir.
Bu söz aynı zamanda şunu söyler:
Karşındaki insanın mevkiine, çevresine, bağlantılarına göre değil;
onun Allah’ın kulu oluşuna göre davran.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin “İncinsen de incitme” sözü de sadece kaba söz söylememeyi anlatmaz.
İnsanı yok saymamayı, değersiz hissettirmemeyi, derdini küçümsememeyi de anlatır.
Çünkü bazen en büyük incitme, bağırmakla değil;
görmezden gelmekle olur.
Mevlânâ terbiyesinde de insanın değeri dış görünüşüyle, makamıyla, kalabalığıyla ölçülmez.
Asıl olan kalbin taşıdığı yüktür, niyettir, edeptir, sabırdır.
Bugün sessiz duran biri, yarın hakikatin en gür sesi olabilir.
Bugün kapıda beklettiğiniz biri, yarın sizin hürmet gösterdiğiniz insanların yanında olabilir.
Ama asıl soru şudur:
Siz o insana yanında biri varken mi değer vereceksiniz,
yoksa yalnızken de insan olduğu için aynı saygıyı gösterecek misiniz?
Geçmiş bunun örnekleriyle doludur.
Hz. Yusuf kuyuya atıldığında kardeşlerinin gözünde değersizdi.
Ama Allah onu kuyudan çıkarıp Mısır’a aziz etti.
Dün küçümsenen Yusuf, yarın herkesin kapısına geldiği bir makama ulaştı.
Demek ki bugün sessiz olanı küçümsemek, yarının ne getireceğini bilmeden hüküm vermektir.
Bugün bir makam odasında rahatça konuşmanıza izin verilmiyorsa ama “üstten bir telefon” gelince size çaylar kahveler ikram edilip dikkatle dinleniyorsanız, burada sorgulanması gereken şey sizin kim olduğunuz değil;
sistemin insana bakışıdır.
Çünkü hak, referansla hak olmaz.
Mağduriyet, üst yazıyla mağduriyet olmaz.
Bir çocuğun ihtiyacı, bir annenin feryadı, bir babanın çaresizliği;
arkasında baskı varsa değerli, yoksa önemsiz hale gelemez.
Kamu hizmeti; kişiye göre eğilip bükülen bir alan olmamalıdır.
Kapılar, sadece güçlülerin gölgesiyle açılıyorsa orada adalet yara alır.
İkramlar, sadece baskı hissedildiğinde sunuluyorsa orada samimiyet yara alır.
Bir vatandaş ancak “tanıdığı varsa” dinleniyorsa orada vicdan yara alır.
İnsan bazen birini gerçekten sevmediği için değil,
onu işe yaramaz gördüğü için küçümser.
Bazen bir fikri gerçekten yanlış bulduğu için değil,
o fikri söyleyen kişiyi önemsiz bulduğu için susturur.
Bazen bir derdi çözemediği için değil,
çözmek zorunda hissetmediği için görmezden gelir.
İşte tam da burada ahlâk devreye girer.
Gerçek saygı, güçlüye gösterilen özen değildir.
Gerçek saygı, güçsüz görünene de aynı dikkati gösterebilmektir.
Gerçek merhamet, alkış alacak yerde sergilenen tavır değildir.
Gerçek merhamet, kimsenin görmediği yerde de kul hakkını gözetmektir.
Gerçek kamu ahlâkı ise, makamı korumak değil; insana hizmet etmektir.
O yüzden sormak gerekir:
Bugün kapıdan içeri almak istemediğiniz insan, yarın saygı duyduğunuz bir ismin yanında geldiğinde mi kıymetli olacak?
Bugün söz vermediğiniz kişiyi, yarın güçlü bir gölgenin altında görünce mi dinleyeceksiniz?
Bugün görmezden geldiğiniz bir annenin, bir babanın, bir vatandaşın derdi; ancak yukarıdan baskı geldiğinde mi “önemli mesele” sayılacak?
Eğer öyleyse, burada eksik olan şey prosedür değil;
vicdandır.
Eksik olan şey iletişim değil;
adalettir.
Eksik olan şey çözüm değil;
insana eşit bakabilme ahlâkıdır.
Unutulmamalıdır ki;
bir insanı yalnızken yok sayıp, güçlü birinin yanındayken değerli görmek;
o insanın değerini değil, bizim karakterimizin sınırını ortaya koyar.
Bu yüzden kimseye, arkasındaki güce göre davranmayalım.
Kimseyi yanında kim var diye tartmayalım.
Kimsenin derdini “yukarıdan baskı var mı yok mu” diye değerlendirmeyelim.
Çünkü bugün kapıda beklettiğimiz kişi, yarın kapısını çalmak zorunda kalacağımız biri olabilir.
Ama daha önemlisi,
bugün hor gördüğümüz kişi Allah katında bizden daha değerli olabilir.
İnsana, insan olduğu için değer vermeyi öğrenmediğimiz sürece;
makamlar büyür, odalar büyür, unvanlar büyür…
ama vicdan küçülür.
Ve en tehlikelisi de budur.
Tülay Gürel
Özel Gereksinimli Bireyler Derneği Başkanı





















