
Ekrana Düşen Gölgeler ve Ruhun Unutulan Ritmi
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte elimiz gayriihtiyari o küçük, parlak cam ekrana gidiyor. Henüz gözümüzdeki uyku mahmurluğu gitmeden, dünyanın tüm gürültüsünü, acısını, başkalarının vitrinlik mutluluklarını ve yapay başarı hikayelerini zihnimize boca ediyoruz. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın kulakları çınlasın; tam da onun bahsettiği "akışkan modernite"nin tam ortasındayız. Her şey akıyor, her şey uçucu, hiçbir bağ kök salamayacak kadar kaygan. Bize her an bir yerlere "bağlantıda" olma illüzyonu sunan bu çağ, aslen bizi derin bir kopuşa sürüklüyor.
Psikolojik açıdan bakıldığında, tarihin en "bağlantılı" ama aynı zamanda en yalnız nesliyiz. Sosyal medya bildirimleriyle tetiklenen anlık dopamin fırtınaları, ruhumuzdaki o devasa varoluşsal boşluğu doldurmaya yetmiyor. Çünkü insan, sadece dijital bir veri noktası veya bir algoritma nesnesi değildir; insan, anlam üreten ve anlamla beslenen bir varlıktır. Bugün kliniklerin kapısını çalan insanların çoğunun temel sancısı, akut bir panik ataktan ziyade, Viktor Frankl’ın kavramsallaştırdığı o "varoluşsal vakum", yani anlamsızlık hissidir. Neden buradayım? Bu koşturmaca ne için?
İşte tam bu noktada felsefe, kadim bir dost gibi omzumuza dokunuyor. Albert Camus’nün "absürd" (uyumsuz) evreninde, insan anlamsızlığa karşı kendi anlamını yaratmakla mükelleftir. Ancak biz kendi anlamımızı içeride aramak yerine, dışarıdaki kalabalıkların onay mekanizmasına (beğenilere, izlenmelere) ciro ettik. Kendi varlığımızı, bir başkasının dijital bakışında doğrulamaya çalışıyoruz. Epiktetos yüzyıllar önce sanki bugünleri görerek şöyle demişti: "Seni mutsuz eden şeyler olaylar değil, o olaylara dair geliştirdiğin düşüncelerindir." Bizler, ekranlardaki simülasyonları gerçeklik sandık ve o yanılsamanın mutsuzluğuyla kavruluyoruz.
Belki de eksik olan şey, sadece rasyonel bir analiz değil, ruhun o dikey boyutudur. Kadim dini ve tasavvufi öğretiler, insanın bu yeryüzü sürgünündeki hırslarını dindirmek için hep "sekine"yi, yani kalbi bir dinginliği işaret eder. Kur'an'da geçen "Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur" (Ra'd, 28) ifadesi ya da Doğu bilgeliğindeki "hiçlik" öğretisi, aslında modern insanın ıskaladığı o büyük hakikate kapı aralar: Durmak ve teslim olmak. İnsan, her şeyi kontrol edebileceğini sandığı o kibirli teknolojik zirvedeyken, aslında kendi acziyetiyle yüzleşiyor. Doğa karşısında, zaman karşısında ve en çok da ölüm karşısında ne kadar kırılgan olduğumuzu unuttuğumuzda, ruh hastalanıyor. Kadim geleneklerin bize öğrettiği "tefekkür", bugünün dünyasında bir lüks değil, ruhanî bir hayatta kalma refleksidir.
Netice itibarıyla dostlar; modern dünya bizi sürekli bir sonraki ana, bir sonraki bildirime, bir sonraki tüketime doğru kamçılarken, hayat "şu an"ın içinde sessizce akıp gidiyor. Ruhumuzun bu mekanik hıza yetişmesi imkansız.
Belki de ihtiyacımız olan şey, biraz yavaşlamak, o ekranı yüzüstü kapatmak ve yanımızdaki insanın gözlerine bakarak derin bir nefes almaktır. Çünkü insan, gökyüzüne bakmayı bıraktığı gün, yerdeki gölgesini gerçek sanmaya başlar. Ve unutmayalım ki, bu dünyadan geriye ne aldığımız dijital onaylar kalacak, ne de tükettiğimiz metalar; sadece kalbimizde biriktirdiğimiz o saf, sessiz anlam kalacak.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)






















