Mühendis Gözüyle Bir Siyasi Analiz: İbrahim Anlaşmaları ve Bölgesel Gerçekler
Akademik Akıl’ın bu dönemki gündem maddesi olan “İbrahim Anlaşmaları”, doğrudan uzmanlık alanım (Tarih/Uluslararası İlişkiler) olmasa da bir akademisyen ve mühendis analitiğiyle uzaktan izlediğim ve üzerine düşünülmesi gerektiğine inandığım bir konudur. Bu yazıda, meseleyi derin tarihi kaynaklarından ziyade, güncel sahada “göründüğü haliyle” ve somut çıktısıyla analiz etmek istiyorum.
Diplomatik ve Siyasal Boyut
İbrahim Anlaşmaları’nın temelinde, dönemin ABD yönetiminin ve özellikle dönemin başkanının yakın çevresindeki aktörlerin ideolojik ve siyasi duruşlarının büyük etkisi bulunmaktadır. Ancak diplomatik bir hamlenin başarısı, aktörlerin geçmişteki güvenilirlik siciliyle doğrudan ilişkilidir.
Uluslararası hukukta sözleşmelere bağlılık esastır; fakat İsrail yönetiminin bugüne kadarki icraatları incelendiğinde, insanlık vicdanında emniyet hissi uyandıran veya güven veren bir süreklilik görmek oldukça zordur. Yapılan anlaşmalara rağmen Filistin,
Gazze, İran ve Lübnan’da kadın ve çocukların hayatını kaybettiği operasyonların sürmesi, uluslararası hukukun hiçe sayılarak toprak genişletme politikalarının devam etmesi bu durumun en somut göstergeleridir. Dolayısıyla bu diplomatik hamlenin İslam alemine, özellikle de Filistin ve Lübnan halkına kısa veya uzun vadede bir huzur getirmeyeceği açıktır.
Ekonomik ve Ticari İş Birliği Boyutu
Meseleyi ekonomik ve ticari fayda-maliyet analizi yönünden ele aldığımızda da tablo pek farklı değildir. İsrail, kurulduğu günden bu yana başta ABD olmak üzere Batı dünyasının ekonomik gücünü ve finansal ağlarını kendi lehine kullanmıştır. Küresel ekonomide ciddi bir ağırlığı bulunmasına rağmen, bu gücü bölge ülkelerinin kalkınması ya da adil bir teknoloji/sermaye transferi için kullanmamıştır. Bu açıdan bakıldığında, İbrahim Anlaşmaları’nın ekonomik ve ticari iş birliği noktasında İslam ülkelerine somut ve dengeli bir katma değer sunması rasyonel bir beklenti olarak görünmemektedir.
Bölgesel Güvenlik ve İstikrarsızlık
Güvenlik boyutunu ele aldığımızda, bölgede son dönemde tırmanan Lübnan ve İran merkezli krizler konunun vahametini artırmaktadır. Ortada yürürlükte olan ya da yürütülmesi planlanan anlaşmalar varken, İsrail’in orantısız güç kullanımına devam etmesi, sivil altyapıyı tahrip etmesi ve insanları yerinden etmesi, imzalanan metinlerin sahadaki işlevsizliğini ıspatlamaktadır.
Daha da önemlisi, ABD’nin bu yıkıcı politikalara diplomatik ve askeri olarak ortaklık etmesi, bölge devletleri üzerinde kurulan “bu anlaşmalara uyun” baskısını tamamen gayrimeşru kılmaktadır. Geçmişte de pek çok barış planı ve anlaşma imzalanmış olmasına rağmen, Filistin üzerindeki işgal ve saldırganlık hiçbir zaman durmamıştır.
Sonuç: Türkiye Açısından Bir Değerlendirme
Tüm bu rasyonel veriler ortadayken, sahadaki pratikleri uluslararası hukuka ve insan haklarına tamamen aykırı olan bir yapının vaatlerine dayanarak stratejik kararlar almak gerçekçi değildir. Türkiye Cumhuriyeti, bölgedeki jeopolitik risklerin ve İsrail’in genişlemeci politikalarının farkındadır. Bu sebeple Türkiye’nin, rasyonel bir fayda ve güven zemini barındırmayan İbrahim Anlaşmaları’na dahil olma gibi bir uygulamaya girmeyeceği kanaatindeyim.
Bir mühendis olarak benim bakış açım şudur: “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” İsrail ve hamisi olan ABD’nin sahadaki pratikleri, kağıt üzerindeki diplomatik söylemleriyle tamamen çelişmektedir. Sözün ve anlaşmaların tutulmadığı bir iklimde, bu sürece ortak olmak stratejik bir kazanım getirmeyecektir.
Sağlıklı günler dilerim.
28.06.2028
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu






















