Ruhun Görünmez Esnekliği: Aynı Yükün Altında Neden Farklı Eziliyoruz?
Geçen hafta bir arkadaşımla otururken şunu fark ettim: İkimiz de aynı yıl içinde benzer büyüklükte kayıplar yaşamıştık. O, altı ay içinde toparlanıp yeni bir düzen kurmuştu. Ben hâlâ o günlerin gölgesinde dolaşıyordum. Aynı fırtına, iki farklı sonuç. İşte bu yazı, tam da bu soruyu kafamda evirip çevirirken ortaya çıktı: Bazılarımız neden aynı yükün altında paramparça olurken, bazılarımız tozu silkip yürümeye devam edebiliyor?
Hemen söyleyeyim, bunun cevabı ne "güçlü karakter" gibi havada bir laftan ibaret, ne de kaderin kimine cömert kimine cimri davranmasından ibaret. Psikologların "psikolojik sağlamlık" dediği, aslında biraz da ruhun gözle görülmeyen o esneme kapasitesiyle ilgili bir mesele.
Meşe mi olalım, bambu mu?
Doğu felsefesinde çok sevdiğim bir benzetme var. Sert, gövdeli, heybetli meşe ağacı fırtınada dimdik durmaya çalışır ama tam bu inadı yüzünden bazen kökünden kırılır. Bambu ise tam tersini yapar: rüzgârın önünde eğilir, bükülür, neredeyse yere kadar iner — ama fırtına geçtiğinde sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden doğrulur.
Zorluklar karşısında verdiğimiz tepki de buna çok benziyor bence. Yeniden ayağa kalkabilenler acı çekmeyen, duygusuz insanlar değil. Aksine çoğu zaman onlar da yerle bir olmuş hissediyor. Fark şu: krizi hayatın kalıcı bir gerçeği değil, geçip gidecek bir mevsim olarak görebiliyorlar. Oysa aynı yükün altında uzun süre ezilenler, çoğu zaman fırtınanın hiç dinmeyeceğine, o ağırlığın artık ömür boyu sırtlarında kalacağına inanıp bir çıkmaza saplanıyor.
Peki bu esnekliği ne belirliyor?
Bunu tek bir şeye bağlamak haksızlık olur ama gözlemlediğim kadarıyla üç şey öne çıkıyor.
Birincisi, olayları nasıl yorumladığımız. "Bu neden benim başıma geldi?" diye sorup duran biriyle, "Bundan ne öğrenebilirim?" diye soran biri aynı acıyı çok farklı taşıyor. Anlam bulabildiğimiz acı, biraz daha hafifliyor — tuhaf ama gerçek.
İkincisi, kontrolün nerede olduğuna dair hissimiz. Bazı insanlar, işler ne kadar kötü giderse gitsin, değiştirebilecekleri küçücük bir alan bulur kendine. Bir telefon açar, bir adım atar, bir şeyi düzeltir. Kontrolü tamamen şansa ya da başkalarına bırakanlar ise kendini daha çabuk çaresiz hisseder.
Üçüncüsü de belki en çok hafife aldığımız şey: yanımızda kim var. Düştüğümüzde bizi tutacak bir elin olduğunu bilmek, düşüşü gerçekten yumuşatıyor. Duygularını saklamayan, yardım istemekten çekinmeyen insanlar, her şeyi tek başına taşımaya çalışanlara göre çok daha çabuk toparlanıyor.
Bu bir yetenek değil, bir alışkanlık
Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: psikolojik sağlamlık doğuştan gelen gizli bir yetenek değil. Tıpkı bir kas gibi, çalıştırıldıkça gelişiyor. Yani bugün eğilen bambu, yarın daha az eğilerek doğrulabilir.
Hayat sizi yorduğunda kendinize sormanız gereken soru "Bunu hak ediyor muyum?" değil. Daha çok şuna benziyor: "Elimdeki bu kırık dökük parçalarla bugün ne kurabilirim?" Çünkü bir insanı asıl tanımlayan, hiç düşmemesi değil; düştüğü yerden nasıl kalktığı, ne öğrendiği ve ne kadar değiştiği.
Bugün siz de bir yükün altında eziliyor gibi hissediyorsanız, bambuyu hatırlayın. Eğilmek kaybetmek değildir. Bazen sadece yeniden doğrulabilmek için güç topluyoruzdur.
Dr. Gülçin Itırlı Aslan — Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)























