Başarı Odaklı Zihinler, Yoksullaşan Vicdanlar
Dr. Gülçin Itırlı Aslan
Toplum, zekâyı uzun zamandır kutsuyor. Yüksek puanlar, parlak diplomalar, “çok zeki çocuk” etiketleri… Ancak nadiren şu soruyu soruyoruz:
Bu zekâ kimin yararına çalışacak?
Bir insan doktor olur; bilgisiyle şifa dağıtır. Bir başkası aynı tıbbi donanımla yasa dışı ağların parçası hâline gelir. Bir mühendis sistemler kurar; bir diğeri aynı beceriyle sistemleri çökertir.
Buradaki ayrım zekâda değil, etik yönelimde gizlidir. Çünkü zekâ, empati ve ahlaki çerçeveyle beslenmediğinde bireysel bir yetenek olmaktan çıkar, toplumsal bir risk alanına dönüşür.
Ünlü psikiyatrist Karl Jaspers, “Bilgi insanı güçlü kılar; fakat anlamdan yoksun bilgi, insanı tehlikeli hâle getirir” der.
Jaspers’in bu uyarısı bugün her zamankinden daha güncel. Zira modern toplum, bilgi üretimini artırırken anlam üretimini ihmal ediyor. Sonuçta elimizde düşünebilen ama hissetmeyen, hesaplayabilen ama sorumluluk almayan bireyler kalıyor.
Émile Durkheim, bireyin toplumsal normları içselleştiremediği durumlarda anominin kaçınılmaz olduğunu söyler.
Anomi yalnızca bir kural boşluğu değildir; aynı zamanda vicdanın sessizliğidir. Normsuz bir zekâ, bireyi özgürleştirmez; onu kontrolsüz kılar. Toplumsal düzeni tehdit eden pek çok “başarılı” suç hikâyesinin arkasında bu norm kopuşu yatar.
Bu noktada Erich Fromm’un şu cümlesi çarpıcıdır:
“İnsan aklı, sevme kapasitesiyle birleşmediğinde yıkıcı bir güce dönüşebilir.”
Fromm’un işaret ettiği tehlike, yalnızca bireysel patoloji değildir; bu, toplumsal bir karakter sorunudur. Zekâ sevgiyle, empatiyle ve sorumluluk duygusuyla birleşmediğinde; üretmek yerine tüketir, onarmak yerine parçalar.
Pierre Bourdieu, ahlaki yönelimin kökenini aileye taşır. Ona göre ailede aktarılan kültürel sermaye yalnızca başarıyı değil, bireyin “nasıl biri” olacağını da belirler. Çocuk, zekâyı bir üstünlük aracı mı yoksa topluma katkı yolu mu olarak göreceğini ilk olarak evde öğrenir. Empatiyi, sınırı ve vicdanı tanımayan bir ortamda yetişen birey, zekâyı güçle karıştırmaya daha yatkındır.
Donald Winnicott ise meseleyi daha temel bir yerden ele alır. Ona göre çocuk, yeterince “tutulan” ve duygusal olarak aynalanan bir ortamda yetişmediğinde, içsel boşluğu dışsal başarılarla kapatmaya çalışır. Bu durumda zekâ, bir gelişim aracı değil; bir savunma mekanizmasına dönüşür.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, zekâ eksikliği değil; vicdanla eğitilmemiş zekâ fazlalığıdır. Toplum, çocuklara “ne kadar başarılı olduklarını” öğretirken, “kime karşı sorumlu olduklarını” öğretmeyi ihmal ediyor. Oysa gerçek tehlike cahillik değil; etik pusulasını kaybetmiş bilgidir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Zeki insanlar mı yetiştiriyoruz, yoksa ne yaptığını bilen ama neden yaptığını bilmeyen bireyler mi?
Dr. Gülçin Itırlı Aslan




















Cenab-i Allah cc. bütün canlıları iki varlıkla yaratmıştır. Biri maddi varlığı (cesedi), ikincisi manevi varlığı (ruhu) dır. Maddi varlığının gıdası yediği içtiği, Topraktan sudan havadan aldığı gıdalardır. Manevi varlığının gıdası ise, dini milli ahlaki ve sosyal değerlerdir. Bir insan bunlardan yeterli almadığı zaman maddi ve manevi hastalıklar yaşar. Kendisine ailesine ve topluma yararlı veya zararlı olur. Okuduğum yazıda da belirtildiği gibi, değerler eğitimi sağlıklı insan yetiştimede önceliklidir.